Afife Demirtaş: "Ermeni İnkâr Yasası"

Təhlil / Manşet

638

Afife Demirtaş:
12 Ekim 2006’da beş yüz yetmiş kişilik Fransız Alt Meclisi’nin çok az katılımıyla onaylanan “Ermeni soykırımının reddinin para ve hapisle cezalandırılması” ile ilgili yasa, beni hiç ama hiç etkilemedi. Çünkü başta Amerika olmak üzere Fransa, İngiltere, Rusya, Avusturya, 1878 Osmanlı Rus savaşından bu yana, Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmak istedikleri her tüyden önce, temcit pilavı gibi önümüze ilkin Ermeni sorunlarını çıkarmış, onun neden olduğu kararsızlığımızdan ve davranış biçimlerimizden yararlanarak da, tüy kopartmakla yetinmeyip kanat kırmaya yönelmişlerdir. Artık Ermeni gündeminden sonra gelecek isteklere daha dikkat etmeliyiz.

(Kıbrıs ve Kuzey Irak’ta kurulmak istenen federatif Kürt Devleti çalışmaları) Çıkarılan yasa, yürürlüğe giremeyecek. Bu taslak, Avrupalılar ve Amerika’nın bize dayatmayla onaylatmak istediklerine “he” deyinceye kadar da Demokles’ in Kılıcı gibi tepemizde duracak. AB süreci ve Yeni Ortadoğu projesinin gerçekleşmesinde yapılan pazarlıklarda en büyük kozları olacak.


Avusturya, İtalya, Fransa’nın Katolik, Rusya’nın Ortodoks, İngiltere ve Amerika’nın Protestan Ermenilerini koruma altına almaları sürecinin ardından, Türkiye ile ilişkileri hep böyle gelişmiştir. Aynen de gidecektir. Bu ülkeler hiçbir zaman Ermeni ve diğer azınlıklarla birebir iletişimimize izin vermemiş, masalara taraf gruplar yerine hep onlar oturmuşlardır. Çünkü 1878’de kaptırdığımız paçamızı hâlâ kurtaramadık ve devamlı kündeye getiriliyoruz.

Peki ne yapmalıyız:


Dişe diş, ya da kısasa kısas hareketler, konuya çare olur mu? Sanmıyorum. Tarihte bunu defalarca denedik, sonuç hep daha kötü oldu. Her şeyden önce tarihi bilgileri çok az olan toplumumuzun, özellikle genç nesillerin, bilgilendirilmesi önceliklidir. Görev bizlerin. Ne yazık ki bu konularda aydınlarımızın bazılarının da bilgileri eksik, açıkça görülüyor. Onların bu durumlarından yararlanan dış odaklar, kendilerine Nobel ödülü vererek “yolun budur, devam et” demektedirler.

Her şeyden önce Türklüğümüzle gururlanmalıyız. Entelektüel kesimlerin dillerinden düşürmediği “Dünya Vatandaşlığı” ve “Globelleşme” kavramının baş aktörleri yine aynı devletlerdir. Milliyetçilik duyguları yüksek olan az gelişmiş ülkeleri daha fazla sömürmek için izledikleri bir uyutma projesidir bunlar.

Sizler bir İngiliz’in, Amerikalı’nın, Fransız’ın, Alman’ın, ben dünya vatandaşıyım dediğini duydunuz mu hiç? İngilizlerin “Evvela ben, sonra köpeğim, sonra diğer milletler”sözünden ödün vermeden değişen dünya konjüktörüne nasıl ayak uydurduğunu görüyoruz. Aslında dünyayı yönetmeye çalışan devletlerin yeniden “kapitalizmi” etkin kılmak için dünya ekonomisi üzerinde kurmak istedikleri baskının adıdır “Globelleşme.” Bir benzeri “Dünya Vatandaşlığı” gibi.

Bu kavramların ne anlama geldiğini tam bilebilmek ve güncel olayları yorumlayabilmek için, ilkin kendi tarihimizi, sonra da coğrafyamızda bulunan öteki ülkelerin tarihleri hakkında bilgi edinmeliyiz. Aydınların bilgi birikimlerini ve yorumlarını sadece bilimsel toplantılarla, tartışmalarla sınırlı tutmayarak, edebi yapıtlarla da ortaya koymalarının gerekli olduğuna inanıyorum.

Bu bağlamda başlangıç olarak ve güncel olması gerçeğini göz önünde bulundurarak, Ermeni sorunu nedir, ne değildir? Sorularını yanıtlamak adına, bugünden başlayan bir dizi makalemle üzerime düşen görevi yerine getirmeye çalışacağım.

Ermeni İnkâr Yasası


Sevgili okurlarım, Osmanlı devlet arşivlerindeki Ermeniler’le ilgili belgelerin Türkçe çevirileri, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ermeni Meselesi Araştırma Komisyonu Başkanı Sn. Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun, Prof. Dr. Kemal Çiçek’in makaleleri, Ermeni sorunlarıyla ilgili araştırmaları, yaklaşık on gün sürecek seri yazılarımda yol haritamı belirleyen kaynaklar oldu.

Ermeniler’in Türkler’le ilişkileri 851-852 yıllarında Abbasiler’in bu topraklara egemen olup Bizans ile Ermeniler’in arasını bozmak için siyasi bir yapılandırmayla 882’de Aşot Bin Smbat’ı, Ani’de Kral -Siyasi ve idari bakımdan Valilikten farkı yok.- ilân etmesinden sonra, Çağrı Bey yönetimindeki Türk Akıncılarının bölgeye yaptığı baskınlarla başlamıştır. Abbasiler’in içindeki karışıklıklardan yararlanarak Kral Aşot, kendi isteğiyle 1021’de yönetimi Bizans’a devreder. 1045’de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Ani’yi ele geçirerek Aşot Krallığına son verir. 1064’de Sultan Alpaslan Ani’yi aldıktan sonra Ermeniler Sivas ve çevresine göç etmeye başlarlar. 1071 Malazgirt Zaferinin ardından Türk egemenliğiyle beraber Maraş- Adana arasındaki bölgeye gelirler. Bu bölgede I. Haçlı seferleri sonrası krallıklarını yeniden kurup, Moğollar ve Bizans’ın korumasında varlıklarını sürdürürler. 1375 yılında da Memluklular tarafından tarih sahnesinden silinirler.

Bu tarih sürecinden itibaren, Türk Boyları’nın göçleri sonucu bu bölgelerde nüfus dengeleri değişmeye başlamış, böylece Ermeniler Selçuklu Devletinin halklarından biri olmuşlardır.

Osmanlı devrinde Fatih Sultan Mehmet 1461’de Ermenileri bir topluluk olarak tanımış, tüm azınlıklara siyasi ve sosyal, ekonomik haklar sağlamıştır. Bu uygulamalarla Osmanlı Beylerinin ve Boylarının devlet yönetimindeki güçleri de azalmıştır. Buna karşı çıkan beyler ve Boylar da sürgünlerle dize getirilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu süresince Ermeniler çok huzurlu bir dönem yaşamışlar, önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Bu yüzden “millet-i sadıka” sıfatıyla ödüllendirilmişlerdir. Bu devrelerde Ermeniler’in tercüman, vergi toplayıcısı, mimar, zanaatkâr, hazinedar ve hattâ bakan olarak her türlü göreve ön yargısız olarak tayin edildiklerini bilmekteyiz.
Tanzimat sonrasında da pek çok Ermeni’yi, bakanlık seviyesine kadar yükselerek Osmanlı İmparatorluğu’nu dış ülkelerde temsil ettiklerini görüyoruz.

Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler, eğitim ve ticaret bakımından da serbest bırakılmışlardır. Hem aralarındaki ihtilaflarda hem de kendilerine zarar verenlere karşı hep Osmanlı yasalarıyla korunmuşlardır. Askere bile alınmamışlardır. Bütün ticari çıkarları gözetildiğinden büyük maddi servetler edinmişlerdir.

Sürekli olarak başkalarının himayesinde yaşamış, tarihleri boyunca “Milli Vatan”ı olmamış, itaat ve hizmet ettikleri devletlerin çıkarlarına uygun topraklarda, onlara sadık kaldıkları sürece mutlu yaşayan Ermeniler; zaman zaman Avrupa devletlerinin ve Amerika’nın kışkırtmalarıyla “Milli Vatan” edinme gayreti içine düşmüşler, fakat kendilerini destekleyenler, menfaatlerine uymadığı zamanlarda Ermeniler’i yüzüstü bıraktıklarından bu isteklerini gerçekleştirememişlerdir. Yani çıkar söz konusu olunca, yandaşlık hemencecik ortadan kayboluyor. Şimdi Fransa ince hesaplar peşinde. Elbette ki yalnız değil bu tavrında. Onu yüreklendirenlerin öteden bu yana bize öfkeleri, hınçları, topraklarımızdaki gözlerinin olduğu gerçeği yadsınamaz.

1789 sonrası yayılan milliyetçilik hareketleri ardından kurulan misyoner kuruluşlar, Osmanlı toprakları üzerinde Arnavutlar’ı, Sırplar’ı, Hırvatlar’ı, Bulgarlar’ı, Yunanlar’ı, Romenler’i, Ermeniler’i ve Kürtler’i birer ulus çatısı altında toplamaya koyulmuşlardır. -Konumuz şu an için Ermeniler olduğundan, öteki halklara değinmeyeceğim.

Amerikan ve İngiliz Protestan misyonerleri 1850’de “Protestan Ermeni Milleti” kurmak için padişahtan ferman alarak emellerine ulaşmışlardır. Böylece Ortodoks ve az sayıda Katolik Ermeni cemaatlerine, Protestanlar da katılmışlardır. Bunun sonucu Osmanlı millet sisteminin hassas dengeleri bozulmuştur. Bu hareketler kısa zaman içerisinde hem farklı mezheplerdeki Ermeniler’i birbirlerinden uzaklaştırmış, hem de Müslümanlarla çatışmalarına uygun ortam hazırlanmıştır.

Ermeni İnkâr Yasası

Fransız İhtilalinin bir sonucu olan ulusçuluk hareketleri, batı tarzı eğitim görmüş mektepli subayları da etkisi altına almış, “jöntürk” hareketinin doğmasına neden olmuştur. Onun sonucu olarak da II. Abdülhamid Avrupa devletlerinin de bastırmasıyla 1876’da I. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmıştır. Birinci Meşrûtiyetin Osmanlı parlamentosunda anadili Türkçe olan milletvekili sayısı % 50’yi bulmuyordu. Rum, Bulgar, Romen, Ermeni, Yahûdî, Sırp gibi gayri Müslim milletvekilleri olduğu gibi, Müslüman, fakat Türk olmayan ayrılıkçı milletvekilleri de vardı. Bunlardan Rum, Ermeni Patriki Narses, Rus Çarına başvurarak Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletinin kurulması için yardım yapılmasını isteyebilecek kadar ileri gidiyordu.

Türk milletvekilleri de olumlu bir eylem ortaya koyamıyorlardı. Rusya’nın Eflak ve Buğdanı ve doğu vilayetlerimizi işgal ederek Osmanlıya karşı 1877’de savaş başlatmıştır.- Bu savaş 93 harbi olarak da bilinir – 31.01.1878 de yapılan Edirne Mütarekesiyle de bitmiştir. 3 Mart 1878’de Ruslarla çok ağır koşullarla Ayastefonos anlaşması yapılmıştı. Bunun üzerine İkinci Abdülhamîd Han, 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebûsan’ı süresiz olarak tâtil etti. Fakat Doksan Üç Anayasası kaldırılmadı. Böylece II. Abdülhamid yeniden tüm yetkileri elinde toplamıştı. Ayastefonos anlaşması ile Rusların Osmanlı üzerindeki egemenliğini kırmak için Kıbrıs’ı İngilizlere kiralayarak, Ayastefonos antlaşmasının ağır şartlarını hafifletebilmek için Berlin’de (13 temmuz 1878) yeni bir anlaşmanın yapılmasını sağlayarak, Osmanlının Balkanlardaki egemenliğini biraz daha uzatabilmiştir.

II. Abdülhamid’in Jöntürklere karşı uyguladığı sert önlemler, onların Avrupa’ya kaçmalarına ve oralarda ayrılıkçı gruplarla eylemlerini sürdürmelerine neden olmuştur. Jöntürkler’in Ermeni ayrılıkçılarla çalışmaları da bu devrelerdedir.
Berlin anlaşmasının 61. maddesiyle sadece Ermeniler değil, tüm azınlıklar hakkında reformlar yapılması karar altına alınmıştı. II. Abdülhamid bu maddeyi uzun bir süre uygulamadı. Çünkü Hıristiyan unsurların dışında İslam unsurları olarak Kürtler’le Çerkezler’inde boş durmayıp, başkaldıracaklarına inanıyordu.

1877-1878 Osmanlı Rus savaşından sonra Rusya’nın Anadolu’nun bazı şehirlerini işgal ederek, buralardaki Ermenileri bağımsızlık amacıyla Osmanlıya karşı kışkırtması ve isyan ettirmeleri, Osmanlı ile Ermeni topluluğu arasındaki bağların zayıflamasına neden olmuştur. 1887 yılında Ermeniler Hınçak Komitesini kurdular. Amaçları önce Türkiye Ermenistanı’nı kurmak, daha sonra Rusya ve İran Ermenistanı ile birleşip bağımsız bir Ermenistan oluşturmaktı. Ancak bu komitenin hareketleri Türkiye’de başarısız olunca Asıl Hınçaklar ve Liderliğini Arpiyar Arpiaryan’ın yürüttüğü Reformist Hınçaklar diye ikiye ayrıldılar. Bunların amacı Müslümanlarla Hıristiyanlar’ı birbirine karşı kışkırtarak çıkacak katliamlarla ülkeyi dehşet içinde bırakıp Batılı ülkelerin yardımlarıyla Ermenistan’ı kurmaktı. Yine aynı yıllarda Kafkasya’da Ermenice federasyon anlamına gelen Taşnaksutyun komitesi kuruldu. Amaç, Ermeni cemiyetlerini birleştirmek ve Türkiye’ye geçen çetelere yardım etmekti. Komitenin ana prensibi Türklerle Kürtlerin her görüldükleri yerde vurulmaları, hainlerin, ahdinden dönenlerin ve Ermeni hafiyelerinin öldürülmeleriydi. Ayrıca zenginlerin ve din adamlarının kendilerine yeteri kadar ilgi göstermediklerinden yakınarak papazlar ve tüccarlar aleyhine propagandadan da geri durmuyorlardı. İlk teşkilatlarını İstanbul, Van ve Trabzon da kurdular.

Önemli yerlere Kafkas ve Rus Ermenilerini yerleştirdiler. Propaganda merkezlerinden biri de Paris’ti. Yayınladıkları her türlü malzemeyle batı devletlerini aldatarak kamuoyu oluştururlarken, kendilerine katılmayan Ermeniler’e karşı da terör estiriyorlardı. Ermenistan’da ihtilal hareketlerini yöneten tek Ermeni partisi, Hınçak İhtilal Partisidir. Merkezi Atina’da olan bu partinin köyler dahil Ermenistan’da her yerde şubesi vardır. Ayrıca Ermenilerin bulunduğu tüm yabancı ülkelerde de büroları bulunmaktadır. Mali olarak da Rusya desteklemektedir.

Görüldüğü gibi bu yıllarda kurulan Ermeni komiteleri merkezi otoriteden mahrum ve birbirinden uzak yerlerde farklı isimlerle çalışmaktaydılar. Hepsinin ortak amacı; Bağımsız Ermenistan ütopyası uğruna, Batı kamuoyunu arkalarına alarak, kendi ırklarını ve Osmanlıyı kandırarak önlerine kim çıkarsa çıksın hepsini yok etmeyi göze alarak mücadele etmekti.

Ermeni İnkâr Yasası

Hamidiye Alaylarının kuruluşu da işte bu devrelere rastlıyor(1890). Çıkarılan bir kanunname ile; O güne kadar askere gitmeyen aşiretlerden elbise, hayvan ve eyer takımlarını kendileri, tüfek ve cephaneyi de devletin karşılaması koşuluyla alaylar kurulmaya başlanıyor. Küçük aşiretlerin alay kurmak ve eğitim için bir araya gelmesi “Yasak” lanıyor, sadece savaş halinde merkezi hükümetin veya ordu komutanının gerek görmesi durumunda birleşmelerine izin veriliyor.

Bu alayları oluşturacak erkekler üç kısma ayrılıyor. 17-20 yaş arası “ibtidaiye” 20-32 yaş arası ”nizamiye” 32-40 yaş arası “redif” diye isimlendiriliyordu. Her alaydan iki çavuş Ordu-yı Hümayun merkezine gönderilerek “Mektep Alayı”nda eğitilip, sonra İstanbul veya başka yerde iki yıl hizmet yaptırıldıktan sonra terfi ettirilerek alaylarına yollanıyorlardı. Ayrıca her alaydan bir çocuk seçilerek, İstanbul’da “Süvari Mektebinde” eğitim aldıktan sonra mülazım “teğmen” rütbesi ile alayına dönüyordu. Böylece alayların subay kadroları oluşturuluyordu. Savaş birliği olan alay ve bölük komutanları mutlaka ordudan diğer subayların aşiret ileri gelenlerinden yapılması öngörülüyordu.

1891’de Mirliva (Tuğgeneral) Mahmut Paşa Van, Malazgirt ve Hınıs’da, alayların örgütlenmesine başlamıştı. Viranşehir’deki Milli, Malazgirt’teki Husnanlı (Hasenan) aşiretleri beşer alayla, Hayderanlı aşireti yedi alayla en güçlü aşiretler olarak dikkat çekiyordu.
Bu alayların görevleri: Düşman süvarisinin yanaşık düzendeki “kıtaatını” dağıtmak, düşman keşif kollarına güçlük çıkarmak, düşmanı yanıltmak, oyalamak, baskın yapmak ve çekilen düşmanı izlemekti.

Bu arada Ermeniler, 20 Haziran 1890’da Erzurum’da, 15 Temmuz 1890’da Kumkapı’da 6 Ocak 1893’te Merzifon, Kayseri ve Yozgat’ta ayaklandılar. II. Abdülhamid 1893’te Ermeniler için umumi af ilan etmesine rağmen isyanlar, cinayetler, yol kesip adam boğazlamalar sona ermemişti. 28 Ağustos 1894’te Siirt’e bağlı Sason ilçesinde Ermeni Komitecileri, gerçek anlamda Avrupa’nın dikkatini Ermeniler üzerine çekmek için büyük bir isyanla terör estiriyorlardı. Ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. 28 Eylül 1895’te Patrik Aşikyan’ın yerine seçilen İzmirliyan’ın gayretleriyle Ermeniler, Türk ve Kürtler’in kendilerini yok etmelerini protesto etmek gerekçesiyle Babıali’de beş bin kişilik bir grupla bir gösteri yaptılar. 30 Eylül 1895’te, Kumkapı’daki Patrikhane Kilisesinde toplanarak Babıali üzerine yürüdüler.

Askeri kuvvetle durdurulmak istenince, Alman müşavirin görüşü alınarak ’iç savaş’ çıkar korkusuyla vazgeçildi. Bundan cesaret alan Ermeniler taşkınlıklarını arttırınca Müslüman Halk harekete geçmek zorunda kaldı. Bu anarşik durum üç gün boyunca İstanbul’u karışıklık içinde bıraktığı gibi Trabzon, Tekirdağ ve İzmit’te de Ermeni –Müslüman çatışmalarına neden oldu. 20 Ekim 1895’te Devlet-i aliyye Ermeniler için çok önemli olan Islahat projesini resmen kabul ettiğini İngiltere, Rusya ve Fransa’ya bildirdi. 3 Haziran 1896’da Van isyanında; Kafkasya ve İran sınırına yakın olmasından dolayı Ermeni isyancılarının silah ve cephaneleri hem daha fazla, hem de diğer isyanlara göre daha organize ve güçlüydüler.

Sason isyanı kadar olmasa da yine kanlı bastırıldı. 25 Ağustos 1896’da Ermeniler İstanbul’da Osmanlı Bankası’na saldırarak 120 memuru rehin aldılar. Sultan Abdülhamid yirmi yedi komitecinin bankadan çıkıp yurt dışına gitmelerine izin verdi. Bu olaydan sonra İstanbul bir hayli korkulu günler geçirdi. Ermeniler’in evlerinden halkın üzerine bombalar atması ve halkın da karşılık vermesi üzerine padişah, Edirne’den getirdiği askerlerle durumu kontrol altına aldı.

1896 yılının sonlarında II. Abdülhamid, Fransız elçisine aşağıdaki tedbirleri acilen alacağını bildirir:


1- Haklarında hiçbir suçlama sebebi ve delili bulunmayan tutuklular serbest bırakılacaktır.

2- Islahat Fermanı hemen yayınlanacaktır.

3- Ermeni Millet Meclisi derhal toplantıya çağrılacak ve patrik seçimi yapılacaktır.

4- Diyarbakır Valisi Enis Paşa görevinden uzaklaştırılacaktır.

5- İsyanlarla karışıklıkların hükümet tarafından derhal önlenmesi için bütün Valilere talimat verilecektir.

Yapılan bu iyileştirme hareketleri ne Ermeniler’i, ne de Batı devletlerini memnun etmemişti.




Türkiyeli araşdırmaçı Afife Demirtaş

VOİCEPRESS.AZ